Hafıza


Eskiden 25 yaşın üzerinde bir insan gördüğümde bayağı bayağı büyük gelirdi. Şimdi ben 25 yaşın üzerindeyim ama 20 yaşımdaki halimden farklı bir his yok içimde. Hissiyat hep aynı kalıyor galiba, beden yıllansa da ruh hep aynı ruh. Aynı çocuksu heyecan, aynı muzırlık... On sene önce yaşanan şeyler daha dün gibi... Yıllar geçtikçe anılar birbiri üzerine ekleniyor ama iş onlarca yıl önceki herhangi bir anıyı hatırlamaya gelince araya eklenen binlercesinin etkisi olmuyor, her şey hala dün yaşanmış gibi canlı...

Hafıza denen şey enteresan, insan hatırladığı sürece var aslında. Bir an için kim olduğunuzu, geçmişinizi, sevdiğiniz insanları, anılarınızı kafanızdan çıkarıp unutmayı deneyin. O zaman kim olduğunuzun, bu dünyada neden yer kapladığınızın ve varlığınızın hiçbir önemi kalmıyor. Sizi seven insanların var olması, dünya için -belki- önemli bir insan olmanız falan artık önemli değil o noktadan sonra, çünkü siz bunların hiçbirini hatırlamıyorsunuz.




Bu dünya üzerinde hayat ışıltısı her daim çok yüksek olmuş ve anılara önem veren bir insan, artık bazılarını hatırlamıyor veyahut karıştırıyor. Ciddi bir şey bu ve üzücü. İnsan her şeyini kaybetse de anılarını kaybetmemeli bence, onlar yok olmamalı. Bi Küçük Eylül Meselesi filminde bir replik vardı: "Ne olur hatırla beni çünkü o anılar sadece senin değil." Kaybedilenler bir kişinin değil ve bu daha da üzücü.

Yaşlanmak hep korkunç gelmiştir. Hayır, ölüm yaklaştığı için değil. Zaten insanın ne zaman öleceği de belli değil. Sadece insanın kendi bedeninin ruhunun isteklerini kısıtlıyor olması üzücü bir şey. Misal, koşmak istiyorsun, merdivenleri koşarak tırmanmak... Sevdiğin bir parkta saatlerce yürümek, üşümek, ıslanmak... Ama bedenin bunların hiçbirine artık izin vermiyor. 

Bundan daha kötüsü varsa o da hafızanın seni kısıtlıyor olması işte. Bedenin seni kısıtlasa da hafızan var olduğu sürece sen varsın, anılarınla, benliğinle, geçmişinle... Ama işte hafızan da seni bırakıp gidince, hiçbir şeyin önemi kalmıyor gibi. Gerisi koca bir boşluk. 

Sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şey bizim değil aslında, hayat garip.


Gürültü


İnsanoğlu sosyal bir varlık, ama hayatta en fazla sorunu yine iletişimsizlikten yaşıyoruz. Birbirimizle iletişim kurmaya çalışırken yaşadığımız çaresizce bir iletişimsizlik bu; yüzyıllardır çözemediğimiz. Hayatta bir iz bırakmak, anlaşılmak istiyoruz. Ama illa ki yanlış anlatıyoruz kendimizi, illa ki yanlış anlaşılıyoruz. Attila İlhan'ın dediği gibi:


An gelir,
Ömrünün hırsızıdır.
Her ölen pişman ölür.
Hep yanlış anlaşılmıştır,
Hayalleri yasaklanmış...

Kendimizi anlatmaya çalışırken karşımızdakini dinlemiyoruz. Çoğu zaman dinlediğimizi zannediyoruz ama aslında karşımızdakinin ne demek istediğini duymuyoruz. Kendimizce anlam çıkarmaya çalışıyoruz bir çok şeyden, doğru-yanlış siyah-beyaz olarak bakıyoruz her şeye. Gri tonları beynimizin en arkalarına atıp kendimizce yok etmişiz çoktan. Kulağımızdaki sesler anlamlı ifadeler olmaktan ziyade birer gürültü haline gelmişler tam da bu nedenlerle. 

Çok fazla gürültü var, duyamıyorum.



İnsan hiç empati yapmıyor bazen. Bazense gereğinden fazla empati yapıyor. Bazen hiç konuşmuyor, konuşmak istemiyor, sessizlik güzel şey. Bazen konuşuyor ama anlaşılacağından emin değil. Konuşmak, hatta bağırmak istiyor bazen ama anlatacak, anlayacak kimse yok. Dinlemek çoğunlukla güzel şey ama ya yanlış anlarsam korkusu var bazen. Bazen susuyor, yanlış anlatırsam diye. Bazen yanlış anlatıyor ama aslında anlatmak istediği şey doğru anlaşılıyor, hep öyle olsa ya. 

Cevaplar var sonra... Cevap verebildiklerimiz, veremediklerimiz, cevap beklediklerimiz, cevap aradıklarımız... Bazen sadece nasıl cevap vereceğini bilemediği için susuyor insan. Bu sessizlik en pişmanlık verici olanı.




Korku


Korkuyorum...

Bugünümden... Bugünümün yarınımı geri dönüşü olmayacak şekilde etkileyeceği, kendisine esir edeceği fikrinden. Ya yanlış bir şey yaparsam?

Yarınımdan korkuyorum. Yarının bilinmezliğinden, hiç gelmemesinden ya da birdenbire gelivermesinden... Birdenbire geliverip de bugünümü talan edip gitmesinden, yok etmesinden korkuyorum.

Dünümden de korkuyorum. Dünümün beni tamamen ele geçirip, bugünüme ve yarınıma hiç fırsat vermemesinden korkuyorum.

Zaman tuhaf ve ürkütücü bir kavram. Uçup gidiyor.

Zaman denilen tünelde genellikle iki yol çıkar önümüze, daha fazlası değil. Daha dün bu yolu değil de öbürünü seçseydim şu anda nereye gidiyor ya da nereye varmış olurdum acaba? Ya da sen, şu anda seçtiğin yolu değil de ötekini seçmiş olsaydın yine bana ulaşabilir miydin? Yolun sonunda ne olurdu?

Belki de hepimiz ulaşmamız gereken yerlerin çok uzağındayız, ya da bize ulaşması gerekenler bambaşka yerlere ve kişilere ulaşmışlar.

Filmin sonu gelmeden öğrenemez miyiz bunu?




Hayattayken yapılacaklar listeme bir check daha...



...attım bugün. İnsanlık için küçük, benim içinse kocaman bir şeydi Notre Dame de Paris müzikalini canlı izlemek. Müzikal bittikten sonra, tadı hala damağımdayken ve kafamda tekrar tekrar izleme planları yaparken, bu tür şeyler için yeterince paramın olmadığına üzüldüm.


İlk kez üniversitedeyken tanışmıştım Notre Dame de Paris müzikaliyle. Yurt odasında Fransızca versiyonunun İngilizce altyazılısını defalarca ama defalarca izlerken bir gün canlı izleme hayalleri kurardım. Geçtiğimiz Ocak'ta Türkiye'ye geleceğini duyduğumda siz varın düşünün ne kadar heyecanlandığımı. En önden bilet alacaktım evet, almalıydım. Ardından Türkiye'ye gelecek olan versiyonun Fransızca orijinal versiyon değil, İngilizce olduğunu öğrendiğimde protesto edip gitmeme kararı aldım. Bu protesto uzun sürmedi, sonuçta yine duygularıma yenilip 26 Nisan tarihine bilet edindim kendime bir tane.


Müzikal başladığı andan itibaren büyülü bir dünyanın içine çekiliyorsunuz, yaşadığınız yüzyıldan sıyrılıp kahramanlarımızın yaşadığı döneme ışınlanıveriyorsunuz. Sesler ve performanslar çok güzel. Müzikal açıdan bir Fransızcasının yanına yaklaşamıyor tabii ama böylesine güzellikte bir şeyi İngilizce dahi olsa canlı izleyebiliyor olmak mükemmel. Yıllarca kayıttan izlerken bile kendimden geçtiğim şarkıları canlı dinlerken tüylerim diken diken, aşmış tepe noktası Belle'de Quassimodo, Frollo ve Phoebus'ın hep beraber söyledikleri kısım. Le Temps des cathedrales, Tu vas me detruire, Ave Maria ve diğerleri... Hepsi birbirinden güzel.


Müzikalden çıktığınızda, o büyülü melodiler hala kafanızda dönerken, aşk ve insanlık tarihi üzerine düşünürken buluyorsunuz kendinizi, yüzyıllar geçse de bazı şeylerin hiç değişmediğini. Aşk uğruna yapılan çılgınlıkları, kadınlara yüklenen yükü, kendinden olmayanı ötekileştirme çabalarını, hırs, sadakat ve sadakatsizliği...


Esmeralda'ya kimin daha fazla aşık olduğuna dair iddialar devam ederken... "Daha fazla aşık olmak" diye bir kavramın aslında var olmadığını hatırlatmak isterim. Herkesin aşkı yaşayış ve ifade ediş şekli farklı sadece. Quassimodo daha saf ve temiz bir aşıktı, Frollo daha çok arzulayan ve tutkulu, Phoebus ise daha çabuk vazgeçen...






Batıl


Batıl inançları olan bir insanım.

Bir sabah uyandığımda uzun bir zamandır varlığını bile unutmuş olduğum bir insan aklıma düşer ve o gün yolda giderken ona rastlarım. Ama ben o insan en son ne zaman beni düşünmüştür, hiç bilemem.

Aklımı sürekli meşgul eden bir insanı düşündüğüm zamanlarda o da hep beni düşünüyormuş gibi gelir. Aslında o düşünmüyordur bile ve ne zaman onu düşünmeyi bıraksam bir şekilde aklına düşeceğim gelir.

Sevdiğim bir insanın başına kötü bir şey geldiğinde bunu hissedeceğimi düşünürüm ama esasında hayatımdaki en önemli kayıplarda haberim olana kadar hiçbir şey hissetmedim, mutlu bile sayılırdım ve hep bunun suçluluk hissini taşıdım.

Küçükken sözler verirdim kendime: Şu saatte uyursam ertesi günüm çok güzel bir gün olacak ama eğer uyuyamazsam sevdiklerimin başına kötü bir şeyler gelecek gibi. Çok inandım ama hiç tutmadı.

Çok istediğim bir şey olmadığı zaman daha güzel şeyler olacağı için olmadığına inandım, o daha güzel şeyler de olmadı sonra.

Başkalarını mutsuz ederek yapılan bir işte hiçbir zaman mutlu olamayacağıma inandım ve yapmadım; ama esasında bunu umursamayanlar hep mutlu oldu, bense mutsuz.

Yine de batıl inançları olan bir insanım.






top