film, kitap, haftasonu



"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." hayatımda okuduğum en etkileyici kitap cümlelerinden birisi. Orhan Pamuk'un Yeni Hayat kitabının ilk cümlesi. Hayatımı etkileyen, yönlendiren çok kitap oldu ama bugüne kadar hayatımı değiştiren bir kitaba rastlamadım. (Küçük Prens buna en fazla yaklaşanıdır.) Yeni Hayat da Orhan Pamuk'un tek bitirebildiğim kitabıdır zaten. Kitap yarım bırakmaktan nefret etmeme rağmen, her Orhan Pamuk kitabına hevesle başlayışım, aynı hüsranla son bulur. Kitap bir türlü gitmez, ilerlemez, ne yaparsam yapayım olmaz ve daima yarım kalır. Kimileri bu anlamda beni edebiyattan anlamaz görebilir, haklı da olabilir belki, bilmiyorum.


Bu hafta sonu çok güzel bir film izledim ve çok güzel bir kitap okudum, mutluyum. Birincisi Büyük Budapeşte Oteli, son zamanlarda izlediğim en güzel ve aynı zamanda eğlenceli film. Oyuncu kadrosunda yok yok, hikaye desen akıp gidiyor zaten, çekim tekniği de insanı kendinden geçirecek kadar etkileyici. İnsanda bir dokunma isteği uyandırıyor; mekanlara, karakterlere, o zamana. Bir Amelie havası yakalamadım desem yalan olur. Her sinemasever tarafından görülmesi gerekiyor, görülmeli! İkincisi ise Geç Kalmışlar Mangası, Twitter'da severek takip ettiğim Burç Doğu'nun ilk kitabı. Hayatım boyunca değişik bakış açısına sahip insanlara saygı ve hayranlık duymuşumdur, Burç Doğu'nun da onlardan bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Hayata ve olaylara değişik bakış açıları ile yaklaşıyor, "Yemin ederim ben bunu düşünmüştüm ama böyle ifade edemezdim." dedirtiyor. Kitapta yer yer tutarsızlıklar olsa da bir başlangıç kitabı olarak çok iyi, altı çizilesi çok fazla cümle var. Okuyun derim.






Vazgeçmek


Vazgeçmek birdenbire olur. İnsan sakin bir akşam üzeri güneşe karşı otururken birdenbire içindeki boşluğu fark eder. O boşluk ne vakit oraya yerleşti, ne zamandır orada hiçbir fikri yoktur. İlginç olan şey o boşluğu garipsememiş olması, hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden hayatına devam edebilmesidir. Bitmiştir artık, hiçbir önemi yoktur o şeyin. Arkasında küçük bir boşluk bırakarak çekip gitmiştir.


Dedim ya vazgeçmek birdenbire olur. Depremlerin en şiddetli olduğu zaman, fırtınanın kalbindeyken ölesiye mücadele eder insan. Sıkı sıkıya sarılır inandığı şeye, en derin mücadeleleri onun için verir. Hırpalanır, yara alır, kırılır, incinir, yalnız kalır bazı bazı, değişir, zayıf düşer, güçlenir. Uğruna mücadele ettiği şey için her şeyi göze alır, gözünü karartır. Tüm bunlar bittiğinde, sakin bir limana demir atılır. Mücadelenin en zorlu yerinde sıkı sıkı sarıldığı şey, kendisini işte o sakin güneşli akşam üzerinde bırakıverir. Geriye hiçbir iz bırakmadan çeker gider, hiçbir his kalmaz. Sadece ince bir yorgunluk...





Biricik ve eşsiz deneyimlerimiz


Zaman çok hızlı geçiyor. Çoğunlukla ömrümü haftasonlarını bekleyerek geçirdiğim hissine kapılıyorum ve bu beni üzüyor. Yani aslında şu kısmı üzüyor: Ben ömrümün 5/7'lik kısmından o kadar sıkılıyorum ki bir an önce 2/7'lik kısmı gelsin istiyorum. Sonra haftasonu da göz açıp kapayıncaya dek geçiyor. Sonra yeni bir hafta, yeni bir ay, yeni bir yıl...

Önceden de bu kadar hızlı mı geçerdi bu zaman sahi? Bugün bir arkadaşımla bu konuyu irdeledik uzun uzun. Bilim insanlarının bilimsel verilere dayanarak ortaya koyduğu bir gerçek var ki dünyanın dönüş hızı her geçen gün biraz daha artıyor. Dünyanın dönüş hızı arttığı için de günler daha hızlı geçiyor. Yani biz 2014 senesinde yaşayan insanlar için zaman, örneğin günümüzden 200 sene önce yaşamış insanlara göre daha hızlı geçiyor.

Zamanın bir de algıya göre değişen göreceliliği söz konusu tabii ki. Günlük rutin hayatımıza devam ederken bir haftamız jet hızı ile geçip giderken, daha önce görmediğimiz bir şehre tatile gittiğimizde geçirdiğimiz bir hafta sanki bir aymış gibi gelir. Çünkü insan daha önce karşılaşmadığı deneyimleri yaşarken hiçbir ayrıntısını kaçırmamak için detayları belleğine ince ince kazırmış. O deneyimi bir kez yaşayıp, belleğine kaydettikten sonra artık o deneyimin bir benzerini her yaşadığında öncelikle hafızasında var olan kayıtlı eski bilgileri zihninden getirip, eski bilgilerden farklı olan yeni detaylar için ekleme yaparmış. Düşünsenize şu an oturmakta olduğunuz evinize yeni taşındığınızda her oda, her eşyanın yeri, her şey size o kadar yeniydi ki; hepsinin yerini öğrenmek için her detayı tek tek incelediniz, belleğinize kazıdınız. Bunca zaman o evde vakit geçirdikten sonra artık eve, eşyaların yerine o kadar alıştınız ki; düğmeyi hiç aramadan ışığı açıyorsunuz. Hiç bakmadan masaya bir şeyler koyuyorsunuz, karanlıkta yatağınıza zorlanmadan yatabiliyorsunuz.Tüm bunlar için hiç beyninizi yormuyorsunuz. İlk deneyimlerde insan beynini her detayı belleğine atabilmek için yorarken, daha sonrasında zaten bu bilgiler belleğinde olduğu için beynini fazla yormaz. İlk deneyimlerde her detayın tadını çıkarırız ve dolayısı ile zamanın yavaş aktığı hissine kapılırız, daha sonrakilerde ise her şey biraz da otomatik olduğundan zaman nasıl geçer fark etmeyiz bile. 

İlkler bu yüzden anlamlı ve önemli. Kendi ilklerinizi hatırlayın, o biricik ve eşsiz deneyimlerinizi: ilk okula başladığınız günü, ilk doğum günü partinizi, ilk hediyenizi, ilk arkadaşınızı, ilk aşkınızı, ilk hayal kırıklığınızı, ilk tatilinizi, ilk sevgilinizi, ilk işe başladığınız günü, ilk evinizi, ilk çocuğunuzu... Sonrasında beki de binlerce kat güzeline sahip olacağınız yüzlerce anınızı... Sonrasında yaşanan benzerlerinin hiç birisi o eşsiz ve biricik ilkinin yerini tutmadı ya hani. İşte hepsi belleğimiz yüzünden. İlk seferinde daha önce böyle bir şeyi deneyimlemediğimiz için her detayı hissederek ince ince yaşadık, sonrakiler ilkinin birer yansımasından öteye gidemedi o yüzden. İlki için belleğimizde açtığımız yere, diğerleri için sadece yenilikleri ve farklılıkları ekledik. Her yeni deneyimimiz ilkinden izler taşıdı bu yüzden. Asla ilki gibi hissedemedik, tamamen açık bir algı ile teslim olamadık. Hep önyargılı olduk.

Sizce de yeni deneyimlerimize haksızlık etmiyor muyuz?



Nedenler

  
   
Dedemin insanlarında der ki:
Altı soru cümlesinin içinde ilk akla gelenin aslında en cevapsız oluşu ne tuhaftır değil mi? Kim? Ne? Nerede? Ne zaman? Nasıl? sorularının mutlaka doğru ve kesin bir cevabı varken... Neden… Hep değişik cevapları ve yeni soruları getirir.
Eternal Sunshine of The Spotless Mind hesabı kafamdaki gereksiz anıların bir kısmından kurtulma ihtiyacı hissettiğim zamanlarda, fil hafızası bulunan bir insan olarak tek bir anıyı dahi silemeyeceğimi acı bir şekilde anladım. Anılar hayat boyu biriktirdiğimiz birer koleksiyon kafamızın içinde. Kenara koyamıyoruz, atamıyoruz, bir başkasına bırakamıyoruz. Tam en derinlere gömüldü, artık kurtuldum sanırken; bir ses, bir koku... hoop çıkarıveriyor olduğu yerden. Onlara kötü davranmamaya karar verdim sonra, anıları kişisel zenginliğim olarak görmeye başladım zaman içinde. Düşünsene, -iyi olsun kötü olsun- sen o kadar eşsiz bir şey yaşamışsın ki dünya üzerinde aynısını yaşayan başka bir insan daha yok. Olur olmaz yerlerde onlarla yeniden yüzleşmen gerekebileceği gerçeğiyle yaşamayı öğrenmelisin. 

Nedenler mühim. Çünkü şeyi farkettim sonra, nedenini bildiklerin daha az etkilemeye başlıyor seni. Daima hatırlanıyor ama artık acı vermiyor, üzmüyor, keşke dedirtmiyor. Nedenini bildiğin bir şeyi derinlerine gömmek, unutmak daha kolay. Çünkü "çünkü"leri var onların: "Bu benim başıma geldi, çünkü....." Nedenler birer yol gösterici, zifiri karanlık gecede dolunay; yolumuzu buldurup, kaybolmayacağımıza dair inancımızı canlı tutan. Nedenlere sığınmak mutluluk gibi. Nedenler ortadan yok olduğunda o zifiri karanlıkta yapayalnızız, hangi yöne gideceğimizi bilmiyoruz, yalpalayıp duruyoruz, dönüp dönüp başa sarıyoruz. Nedenini bilmediğin anılar kafanda hep bir soru işaretiyle sürekli başa sarıp "Neden" sorusunun binlerce türevini sorduruyor. O başlangıç noktasına geri dönüp bir şeyleri değiştirerek olayların seyrini değiştirebileceğin hissine kapılıyorsun, anılarını değiştirebileceğini. Faydası olmazdı yine de... 


Anılarında yer aldığınız bir insana en azından bir "neden" borçlusunuz oysa ki, sadece bir "neden".







Yaşayıp giderken...



Dünyanın batağına dibine kadar battığımı, batırıldığımızı hissettiğim şu günlerde daha bir nefret ediyorum sanki yaşamaktan. Farklı olduğumu hissediyorum, başka bir dünyaya aitmişim gibi. Peşinden koştuğum şeyler diğer insanlardan hep farklı olmuştur. Ama sanki ilk kez bu farkı bu kadar derinden hissediyorum. Onlar öyle mutlular, ama ben onların bu mutluluğundan ölesiye mutsuz oluyorum. Hayat böyle bir şey olmamalı diyorum; birbirini tüketmekten, insanlara sadece bedenden ibaretmiş gibi davranmaktan, yarını düşünmeden sorgulamadan yaşamaktan, sadece kendini düşünen bencilliklerden, iki yüzlü menfaat oyunlarından, karşındakini yerin dibine batırmaktan zevk almaktan... Bunlardan ibaret olmamalı hayat. Böyle bir şey değil, olmamalı. Bu anlarda tüm umudumu yitiriyorum işte, basıp gitmek istiyorum.


Sonra yürüyüşe çıkıyorum; ılık akşam havası, hafif bir meltem. Hava mis gibi, lacivert gökyüzü. Bir kedi yavrularıyla oynuyor, bir kadın onları doyuruyor. Yanımdan el ele tutuşmuş 18 yaşlarında iki sevgili geçiyor, yüzleri aşktan ışıl ışıl gelecekten konuşuyorlar. En sevdiğim kitabın en sevdiğim bölümünü anımsıyorum. Kulağımda kulaklık, o çok sevdiğim şarkı çalıyor artık bir klasik olan. İyi ki yaşıyorum diyorum, iyi ki hayattayım ve ben bunları duyup hissedebiliyorum. Mutluyum.


--------------------------------------------------------------





Dinlemekten büyük bir zevk aldığım Eski Bando grubu albüm çıkarmış, ismi Renkli Şeyler. Oldukça şirin bir albüm, grubun kendisi gibi. Eski 45'likleri sevenler için birebir, eski aşklar tadında. Albümü dinlerken grubu bir kez daha kanlı canlı dinlemek istedim. Zira canlı performansları da bir o kadar başarılı. Benden ufak bir tavsiye.


top