Zaman



Yıldızları izliyorum. Sonsuza dek zamanı durdurmak istediğim anlardan birisi tam da o an, öyle güzel ki... İnsan yıldızları izlerken evrenin ne kadar büyük, kendisininse bu koca evren karşısında bir toz zerresi kadar önemsiz olduğunun bir kez daha farkına varıyor. Küçük dünyalarımızda kocaman egolarımızda kıpırdayacak yer bırakmazken, bir başkasının gezegeninde küçücük bir nokta olabiliyoruz işte.

O anda görmekte olduğum tüm o ışıklar belki de yüzlerce yıl öncenin bir yansıması. Öyle uzaklar ki... Tam da şu anda o yıldızların bir çoğu sonsuza dek yok olmuş durumda olabilirler. Üzücü değil mi? O yıldızlardan herhangi birinde durmuş bizim gezegenimizin şu andaki halini gözlemleyen birisi -orada birisi var biliyorum- için de bizim gezegenimiz aslında sonsuza dek yok olup gitmiştir bile. Bu fikir; bir gün tüm bu dünyanın öylece yok olup gidecek olması fikri, bana her zaman çok hüzünlü gelmiştir. Tüm o kitaplar, şiirler, müzikler, buluşlar, resimler, tarihi eserler, şehirler, hatıralar, güzellikler, ilk çağlardan bu yana dünyada ilmek ilmek işlenen bir dolu şey... Hepsi bir gün sonsuza dek yok olup gidecek, tek gerçek bu. Zaman tuhaf bir şey, henüz ne yıldızlardan şu andaki halimizi gözlemleyen kişi ne de biz bu yok olmanın farkındayız.


Zaman karşısında o kadar aciziz ki. Yönetebileceğimizi düşündüğümüz ama asla yönetemeyeceğimiz yegane şey belki de zaman. Hızını bile ayarlayamıyoruz. Mutlu zamanlar hızlı geçerken, mutsuzlar ölüm yavaşlığında geçiyor. Hala on sekiz yaşında hissederken, otuzlarla başlayan rakamlara geliyoruz farkına bile varmadan. Gençken onu hunharca harcama lüksüne sahip olduğumuzu düşündüğümüz için belki de, çok acımasız davranıyor bize zaman. Bize ve bedenimize hoyratça yaklaşıyor bir şeylerin intikamını alırcasına. İstediği zaman bizi küçük oyunlarla kandırıp geçmişe ışınlayıveriyor. Bunu bazen bir koku, bir şarkı ya da tek bir kelime vasıtası ile yapabiliyor. Karşısında durup bu zaman yolculuğuna engel olamıyoruz. Sevdiğimiz birisi hayatımızdan sonsuza dek çıkıp gittiğinde onu zihnimizde olduğu gibi bırakıyor aynı zamanda zaman. Onu hep olduğu gibi hatırlarken, bize gün be gün yaşlanmanın acısını tattırıyor zaman.


Size zamanı yenebileceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Olan biten bir şeyden habersiz bir şekilde hayatınıza devam ederseniz aslında o şey sizin için gerçekleşmemiş demektir. Ne zaman ki o şeyin olup bittiğini bir şekilde öğrenirsiniz, o şey sizin için işte o zaman gerçekleşmiş olur. Aldatıldığınızı öğrendiğinizde aldatılmış olursunuz, daha önce değil. Birisinin öldüğünü hiçbir zaman öğrenmezseniz, o kişi sizin için hep yaşıyor olur.


Sadece, bazen bilmemek güzeldir.




Görünmez olmak


2015'te New York MoMA'da ve sonrasında 2016'da Londra Tate Modern'da rastladığım bir modern sanat videosu "How to become invisible?" (Nasıl görünmez olunur?) temalıydı. Hito Steyerl'in "How Not to Be Seen: A Fucking Didactic Educational.MOV File" isimli bu çalışmasında topluluklar içinde nasıl görünmez olunabileceği ile ilgili günümüz hayatını tiye alan örnekler bulunuyordu.

Örneğin 50 yaşın üzerinde bir kadınsanız ya da insan vücudundan öylece geçip giden bir wi-fi sinyali iseniz görünmezsiniz demektir. Güvenlikli sitenizde yaşıyor, güvenli arabanızla ev-iş arası mekik dokuyorsanız da aslında görünmezsinizdir. Bir resim olarak, ölü piksellere hapsolarak da görünmez olabilirsiniz. 

Piksel lafını duyunca gündelik hayatımızda nasıl da piksellere hapsolduğumuzu düşünerek gülümsemiştim. Şu günlerde herkes fark edilmek, duyulmak, anlaşılmak istiyor. Ama sorun şurada ki; bunu kendisi olarak değil de piksellere hapsolmuş bir suret olarak yapmak istiyor. Sureti aslına benzer mi? Aynadaki görüntümüz gerçek bizi yansıtır mı? Sosyal medyadaki biz aslında biz miyiz?

Sosyal medyayı ben de aktif kullanıyorum ama sosyal medya paylaşımlarımızla onaylanmayı beklemek bazen çok acıklı geliyor. Neredeyse bunun için yaşayan insanların varlığını görünce her seferinde neden bu denli şaşırıyorum bilmiyorum. Bir de story çılgınlığı çıktı ki sormayın gitsin. Zaten sürekli an be an yapılan paylaşımlar sabır sınırlarını zorlarken, şimdi de insanlar canlı yayın yapıyorlar, videolarını paylaşıyorlar. 

Gerçek bir anıyı yaşamaya vakit bulamadan kayda geçiyorlar, paylaşıyorlar. Eşlerini, sevgililerini ilk kez orada tanıyorlar. En alevli tartışmalara orada girişip, dünyanın en güzel hayatına sahip ve popüler insanı orada oluyorlar. Yine en iyi eş, en iyi anne de orada oluyorlar. En çok yine orada geziyorlar, en güzel orada yiyorlar.

Sokağa çıkmak lazım oysa ki, bir konseri canlı dinlemek, kitapçıları dolaşıp rastgele bir kitap sayfası açıp okumak. Çıplak gözle gökyüzündeki yıldızları izlemek, dalga seslerine kulak vermek lazım. İlk gördüğün anda karşındakinin ne kadar özel olduğunu sadece gözlerinden anlamak lazım. Dokunmak, sarılmak, öpmek lazım.

Mektup da yazmak lazım sonra, çok yakın bir gelecekte el yazısının sona ereceğinden korkuyorum. Anne Frank ve Van Gogh müzelerini gezerken en çok mektuplar etkilemişti mesela. Bizden geriye mektuplar kalmayacak korkarım ki. Böyle böyle görünmez oluyoruz, böyle böyle biraz daha ölüyoruz işte. Belki de çoktan görünmezizdir, bilemiyorum.






Huzurum kalmadı fani dünyada


2017'ye sayılı günler kala yeni yıldan en büyük dileğim huzur olacak galiba. Ülkenin durumu malum. Gezmeyi seven, ne olursa olsun dışarı çıkmaktan geri durmayan bir genç olarak, ne yaparsam yapayım, nereye gidersem gideyim huzur bulamıyorum bir türlü.

İstanbul'a ilk okumaya geldiğim yıllarda en fazla kapkaççıdan korkardık. Annem dışarıda insanlara dikkat et diye sıkı sık tembihlerdi. Şu an tek parça halinde evlerimize dönebilirsek halimize şükrediyoruz. Ne zaman telefonla konuşsam annem "Aman ha kızım dikkat et." der. Bense "İyi de anne nasıl dikkat edeceğim ben?" diye haklı olarak karşı argümanlarımı sıralarım. Ne zaman nerede ne olacağı belli değil. Ne yapayım sokağa mı çıkmayayım, kendimi evde fanusa mı kapatayım, bitkisel hayata mı gireyim ne yapayım? Neyse ki (!) geçen hafta Kayseri'de annemlerin burnunun dibinde de bir bomba patladı da meselenin dikkat etmekle çözülemeyeceğine bir parça olsun ikna olabildiler sevgili ailem. 

Artık arkadaş sohbetlerinde şöyle muhabbetler dönüyor misal: "Benim dibimde bomba patlayacaksa yaşamayayım, acısız olsun hemen öleyim." Arkadaş buluşması için mekan seçmeye çalışıyoruz. En güvenli neresiyse orası olsun diyoruz. Neresiyse orası artık, neyse. Bağdat Caddesi civarında karar kılıyoruz. "En güvenli yer orası, en fazla kaldırımda giderken ezerler." diyoruz. 

Beşiktaş benim öğrenciliğimin geçtiği, İstanbul'daki en sevdiğim yerdir. Artık gitmeye, hatta oradan geçmeye korkuyorum. Beşiktaş patlaması olduğunda Londra'daydık. Bir an "Bizim Türkiye'de can güvenliğimiz yok," diye İngiltere'ye iltica etmeyi düşünmedik desem yalan olur. Yine de "God save the queen!", neyse...

Park halindeki arabaların yanından geçerken korkuyorum. Sakallı, cübbeli, çarşaflı insanlarla karşılaştığımda tedirgin oluyorum. Polis merkezleri, karakollar her daim patlamaya hazır bir halde bekliyorlar gibi geliyor bana. Öyle bir psikoloji bozulması.

Geçen Harbiye'den Taksim'e yürüyelim dedik arkadaşla. Baktım ortalık karanlık, etraf ıssız, ben yan çizdim. Canımıza mı susadık, yürü dedim bir taksi bulalım öyle gidelim Taksim'e. (İstanbul'da taksilerin ne derece güvenilir olduğu da başka bir yazının konusu olsun.) Taksim ki öğrencilik zamanlarında gece geç saatlere kadar takılıp, rahatça yurda dönebildiğimiz bir yer. Avrupa'da bir şehirde olsa tek başıma bile korkmadan yürüyebileceğim bir yolu kendi ülkemde arkadaşımla yürüyemiyorum korkumdan. Ya tinerci varsa, ya tecavüzcü varsa, ya ertesi gün üçüncü sayfalara konu olursak.

Nişantaşı'nda tanıtım yapan genç bir çocuk yalvar yakar bir güzellik polikliniğinin kartını elime tutuşturdu. Polikliniğe kadar gidip bilgi alırsam kendisinin prim kazanacağını söyledi. Arkadaşımı bekliyordum, vaktim vardı. Hadi dedim, gidelim bakalım. Poliklinik burnumun dibi ama gidene kadar beynimden binbir düşünce geçti: şimdi bu çocuk beni eterle bayıltırsa, ya götürdüğü yer başka bir yerse, ya benimle ilgili haberleri gazetede okuyan insanlar "Kıza bak aptal mıymış, neden güvenip de çocuğun peşine takılmış?" derlerse. "Gerizekalı mıyım ben, ne işim var burada?"

Bu gidişle kendimi gerçekten fanusa kapatmam yakındır, ya da kafama bir huni. Ülkeye gelince, son bilmemkaç yıldır hiç olmadığımız kadar mutluymuşuz. Kaynak mı? Onu da siz araştırıverin bir zahmet.






Unutmabeni mavisi



"İyi bir hafıza Tanrı'nın insanoğluna en büyük lanetidir." derler. Bu bir ödül mü yoksa koskocaman bir lanet mi karar veremiyorum çoğu zaman. 

Eskiden beri etrafımdaki insanların hatırlamaya değer görmediği ya da değer görse bile hayatın koşuşturmacası içinde hafızalarında yer açma fırsatı vermedikleri ufacık şeyleri hatırlarım. Bir arkadaşımın yıllar önce görüşmeyi bıraktığı başka bir arkadaşının en sevdiği rengi hatırlarım mesela. Çoktan evlenmiş olan başka bir arkadaşımın taa yıllar önceki lise aşkı ile bizim şarkımız dedikleri şarkıyı her duyduğumda onları hatırlar ve yıllar önce ayrıldıkları için üzülürken bulurum kendimi. Artık görüşmediğim çok eski bir arkadaşın lisede çok kısa bir süre çıktığı çocuğun arkadaşıma ilk hediyesini hatırlarım. Sözler, kokular, renkler, isimler, şarkılar, olaylar, yerler... Kafam bunlarla o kadar dolu ki. Bugünümü yaşarken kafamda kocaman bir geçmiş bağırmak için yer arıyor adeta. Ucundan kıyısından bir dal buldular mı son sesle bağırıveriyorlar ben buradayım diye. Bak sen şimdi bunu yaşıyorsun ama geçmişte de bu olmuştu diye atıveriyorlar kendilerini ortaya. 

En küçük anıları bile bu denli hatırlayıp üzülürken, benim için önemli olanları hatırlamak öldürüyor beni. Mutsuz anıları hatırladığımda haliyle mutsuz oluyorum ama mutlu anıları hatırladığımda daha da mutsuz oluyorum. O anıların geri gelmeyeceğini bilmek... Kimsenin benim gibi hatırlamayacağını da bilmek... Hiç çalmadı mı ki o şarkı gerçekten? Nasıl çalmaz inanamıyorum ki. 

Kafamda bu kadar susturamadığım anı ile yaşarken hayatımın belki de en önemli ve en hatırlanmaya değer kısmına dair hiç ama hiçbir şey hatırlayamıyorum. İşte benim için üzülecek bir şey daha. 0-5 yaş aralığımdaki hiçbir anımı hatırlayamıyorum. Zorlarsam belki 5 yaşımdan bir şeyler hayal meyal geliyor gözümün önüne ama o kadar. Oysa ki ne kadar merak ederdim gökyüzünü ilk gördüğümde neler hissettiğimi. Denizi, kuşları, çiçekleri, ağaçları ilk gördüğüm zamanı; rüzgarı, yağmuru, kuş seslerini ilk hissettiğim zamanı anımsamayı ne çok isterdim. Annemin sesi, kokusu... Ya kalbimin sesi, çarpıntısı... Çileğin tadı... Tuzlu gözyaşları... İlk gülücükler... Neye gülmüştüm acaba? Muhtemelen şu an güldüğüm şeylerden çok daha gerçek ve gülmeye değerdir. 

İlk kez ben kendimi ne zaman fark ettim gerçekten?






Kağıttan gemiler üzerine


Birkaç gün öncesinde yine ansızın New York'a gitme isteği ile doldu içim. Çok hüzünlü olduğumda mı böyle oluyor yoksa çok mutlu olduğumda mı kestiremiyorum bazen. Rüyalarımda sokaklarında fütursuzca gezdiğim bu şehri hep özleyeceğim galiba. MoMA'nın penceresinden akşam ışığında karlı sokaklarını seyretmeyi, Rockefeller'da hafif hafif yağan karın altında buzda kaymayı, Brooklyn Bridge, sokak sosisçileri, efsane müzikalleri, ışıklı tabelaları ile Times Square, devasa Central Park...

Sonra bir rüya gibi Sleep No More... Ah Sleep No More...Orada üç saatlik bir rüya gördüm ve sonra uyandım. Bir daha hayatım eskisi gibi olmadı. Rebecca'da dediği gibi: "Last night, I dreamt I went to Manderley again..." Hala o rüyayı görmeye çalışıyorum bazen.

Porter karakteri avucunda tuttuğu alyansa hüzünlü gözlerle bakıyor, uzaklara dalıyor. Ağladı mı gerçekten? Sonra önündeki kağıtlardan bir gemi yapıyor. Düşünceler içerisinde gemiyi seyre dalıyor. Sonra yanındaki kutuya bırakıveriyor gemiyi. Eğilip kutuya bakıyorum, belki yüzlerce kağıttan gemi var kutuda. Kimin içindi ki diyorum. Peki ya neden? Konuşabilsem sorardım, konuşabilsen anlatırdın. Eminim... Sonsuzda olmak istemek böyle bir şey galiba, o anda sonsuza dek hapsolmayı umut etmek...

Herkesin kağıttan gemileri kadar umudu var hayatında. O gemiler su alır ve batar çoğunlukla, belki yolun başında belki de tam sonuna varmak üzereyken. Daha sağlam olsun diye uğraşırız bazen, çaba sarfederiz. Ama yine batar ya sonunda insanın kalbine ok saplarcasına. İşte dünya ne kadar acıtsa da yeni yeni kağıttan gemiler yapmaktan hiç vazgeçmeyen insanlar sayesinde güzel bir yer. Öyleyse kağıttan gemiler yapmaktan hiç pes etmeyen o güzel insanlara gitsin bu yazı da :)





top