Bir insanı tanımak


İnsan tanımayı seviyorum. Bahsettiğim şey tanışık olduğun insan sayısını artırmak, daha fazla sosyal çevreye girmek, daha çok tanınmak değil. Gerçekten insan tanımaktan bahsediyorum. Geçenlerde bir arkadaşım "Beni tanıyabilen nadir insanlardansın." dedi. Böyle hissettirmiş olmak hoşuma gitti.

Hayatım boyunca hiçbir zaman çok fazla arkadaşım olsun, kalabalık bir çevrem olsun, herkes beni sevsin gibi bir derdim olmadı. Gerçekten hoşlandığım insanlarla vakit geçirip, hoşlanmadığım insanlardan uzak durmaya çalışırım genelde. Yavaş yavaş tanımaya gayret ederim insanları, özümseyerek. Derine indikçe çok çok farklı bir insan bulabiliyorsunuz karşınızda. Kimseyle paylaşamadığı bir şeyini paylaşabiliyor mesela sizinle ya da o paylaşmasa bile siz anlayabiliyorsunuz. O insanın hayatına dokunuyorsunuz, onda bir iz bırakıyorsunuz belki, o da sizde. Tanıdıkça daha çok parçanız oluyor, hayatınıza giriyor, daha çok bağlanıyorsunuz. Bu noktada yaptığı bazı şeylerin diğer insanlarınkinden daha çok can acıtabilme riski oluyor. Ama hiç önemli değil bu, Küçük Prens'te de dediği gibi: "İnsan evcilleştirilmeyi kabul etti mi göz yaşlarını da göze almalı."

Günlük hayatta insanların büyük çoğunluğunun tutumlarının karşısındaki insan ve insanlara göre değiştiğine inanırım. Kimisine karşı anaçtır, kimisine karşı duygusal, bir başkasına karşı agresif, ondan başka birine karşı eğlenceli... Herkes herkese karşı aynı tutumu sergilemiyor sanki. Rol yapmıyoruz ama sadece belli bir tarafımızı ön plana çıkarıyoruz, belki de karşımızdakinin görmek istediği tarafımızı ya da birbirimizi tamamlayacağımıza inandığımız tarafımızı.

İşte insan tanıyınca, derinlere indikçe o insanın diğer taraflarını da görme şansı oluyor. Hiç tahmin bile edemeyeceğiniz taraflarını. Dediğim gibi insan tanımayı seviyorum. Nadiren karşıma hoşlanmadığım bir karakter çıkabiliyor, görmezden geliyorum onu da. Hayatımdaki insanlar açısından şanslıyım, seviyorum hepsini!



Karanlıktan aydınlığa...


Geçtiğimiz Nisan ayında görmeye gittim Karanlıkta Diyalog sergisini, daha doğrusu deneyimlemeye diyelim. Nisan ayından bu yana bu sergiyle ilgili bir yazı yazmak hep aklımdaydı ama erteleme hastalığım sağolsun, erteledikçe erteledim. Nihayet bugün artık yazmaya karar verdim.

Sergiye 8'er kişilik gruplar halinde katılıyorsunuz. Kendi tanıdığınız insanlardan bir grup oluşturup gitmeniz bir parça daha güzel olabilir. Biz 6 kişilik bir gruptuk, yanımıza oradan tanımadığımız iki kişi daha eklendi. Sergiye girmeden evvel görevliler çeşitli uyarıları ve yönlendirmeleri yapıyorlar. Elinize birer değnek veriyorlar, rehberinizle tanışıyorsunuz, koridordan içeri adımınızı atıyorsunuz ve sergi o andan itibaren başlıyor. Öncesinde "Ne kadar karanlık olabilir ki, yani bir süre sonra gözlerim alışır nasıl olsa. Bir şeyleri seçebilirim iyi kötü." diye düşünürken hayatımda belki de ilk kez zifiri karanlığın ne demek olduğunu orada anladım. Gözünüzü kırpıştırıyorsunuz, kapatıp açıyorsunuz, zaman geçsin diye bekliyorsunuz ama hiçbir şekilde o zifiri karanlıktan kaçamıyorsunuz, nesneleri seçemiyorsunuz. İçeri ilk adım attığım anda olduğum yerde kalakaldım, duvarın dibinden ve insanların yanından ayrılmak istemedim. Biraz zaman geçince ve karanlığa alışınca daha serbestçe hareket eder hale gelip ortamın tadını çıkarmaya başlıyorsunuz. Tanıdığınız insanların sesine gidiyorsunuz, arada onlarla çarpışıyorsunuz komik durumlar oluyor. Ama kimseye bağımlı olmadan sergiyi dolaşabiliyorsunuz. 

O gün zifiri karanlıkta bir park gördüm ben, kuşları, çiçekleri, çimenleri, ağaçları... Pazar yerine gittim, meyveleri, sebzeleri seçtim. Kaldırımda yürüdüm tek başıma, insan içine karıştım, tramvaya bindim. Vapurla yolculuk yaptım, boğazı, denizi, rüzgarı hepsini hissettim iliklerimde martı sesleri eşlik ederken. Sinemada film izledim sonra, mis gibi çay kokan bir kahveye gidip oturdum. Evet hepsini gördüm, hissettim, yaşadım. Apayrı bir deneyimdi. Rehberimiz Ali Rıza Bey yol gösterdi hepsinde, o gün böylesine tatlı bir insanı tanıdığım için de ayrıca mutluyum.

Görselliğin hayatımızda ne kadar da önemli bir yer kapladığına şaşırarak şahit oldum o gün ve aslında işte sırf bu yüzden ne kadar büyük bir yanılgıya düştüğümüze. Görsellik önyargıların belki de en önemli nedeni. Görme duyusu ve görsellik aradan çekilince daha bir fark ediyorsunuz her şeyi: kokuları, sesleri, hisleri, rüzgarı, bir dokunuşu... İnsanların güzel ya da çirkin olması, iyi giyiniyor ya da kötü giyiniyor olması hiç önemli değil. Onlar insan, sesleri var, kokuları var, içtenler, samimiler. Konuşmak güzel, daha çabuk kaynaşıyorsunuz, daha çok güven hissediyorsunuz.

Sergi bitip de yavaş yavaş aydınlığa çıktığımızda gözlerim çok yadırgadı, yavaş yavaş alıştım aydınlığa da tıpkı karanlık gibi. Sonrası bildiğimiz dünya.

Hala devam ediyormuş sanırım, Gayrettepe metro istasyonunda. Hepinize şiddetle öneririm, gidin ve bu harika deneyimi yaşayın. Görme engelli (bu ifadeyi de pek sevmem ama) insanlarla empati yapmak ya da görebildiğimize şükretmek için değil. Zaten 1,5 saat sonra aydınlığa kavuşacağınızı bilerek ve tamamen güvenli bir ortamda, rehber eşliğinde gezdiğiniz bu sergi bence hiçbir şekilde görme engellilerle empati kurmanızı sağlayamaz. Yanınızda kimsecikler olmadan ve gözleriniz görmüyorken İstanbul sokaklarına bıraksınlar sizi bakalım neler oluyor? Şükretme olayına gelince, şükretmek bana her zaman biraz bencilce gelmiştir. Hayır, kendi sahip olduklarımıza şükretmek değil; başkalarının sahip olamadığı ama bizim sahip olduklarımız için şükretmek bir parça bencilce değil mi sizce de? Bu sergiye gidin çünkü, orası görselliğin olmadığı apayrı bir dünya. Kısa bir süreliğine de olsa o dünyanın bir parçası oluyorsunuz. Farkındalığınız, bilinciniz ve hayata bakış açınız değişiyor. Ben mesela dışarıda gördüğüm görme engelli insanlara eskisinden biraz daha farklı bakıyorum artık. Daha farkında, daha bilinçli...

Velhasıl kelam, gidin görün.







Bir sürü haller içinde halim


Cici bir adım daha atmak istiyorum hayata ama ardımdan tutanım çok fazla. Olduğum yerde sıkışmış duruyorum uzun zamandır. Bugün annem telefonda "Sen hep daha iyisini isterdin, noldu da şimdi sadece yetinmeyi seçiyorsun?" dedi. Verecek cevabım yoktu, sanırım uzunca bir zamandır da yok. Önünde oldukça uzun zaman olup da hiçbir şey yapamamak, yaşlanıp da hiç zamanının olmamasından daha kötü galiba.

Çok sevgili bir dostum geçenlerde insanoğlunun en büyük arzusunu yazsana bloguna dedi. Neymiş dedim, insanoğlunun en büyük arzusu. Ölümsüz olmak dedi. Düşündüm biraz, hepimizin kendimize yüklediği en büyük anlam bu aslında: Ölümsüzlük. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamamız bile bu yüzden, hırslarımız, kırıp parçalayıp yok etmelerimiz. Bugün öleceğimizi bilsek oysa ki; bu hırs, bu kavga, bu her şey... ne kadar anlamsızlaşırdı.

İnsan ırkı olarak her yaptığımız şeye kendi imzamızı atma isteğimiz var. Devasa yapılar inşa etmek istiyoruz, ölümsüz eserler ortaya çıkarıyoruz. Kendimizden sonra da yaşayacak yeni yeni buluşlar ve icatlar ortaya çıkarıyoruz, başarmak ve nesillerce adımızdan söz ettirmek istiyoruz. Hiçbirisi olmasa sevdiğimiz insanların kafasında hep yaşayacak güzel anılar bırakma telaşı içindeyiz. İsmimiz hep yaşasın ve hep hatırlanalım, öyle değil mi?

Siz de günlük hayatınızda çoğu zaman farkındalığınızı yitirdiğinizi düşünüyor musunuz? Tüm bu ölümsüzlük mevzusuyla bu denli uğraşırken anı kaçırdığımızı hissetmiyor musunuz siz de? Heyecan nerede peki? Daha ileri gitmeye, koşmaya neden olacak bir heyecan lazım belki de. Heyecanı hatırlatacak ufak bir şey... Bu evrendeki her şey bir gün sonsuza dek yok olup gidecek ne de olsa. Koca koca adımları atmak çok daha kolay olurdu belki o zaman.


Hafıza


Eskiden 25 yaşın üzerinde bir insan gördüğümde bayağı bayağı büyük gelirdi. Şimdi ben 25 yaşın üzerindeyim ama 20 yaşımdaki halimden farklı bir his yok içimde. Hissiyat hep aynı kalıyor galiba, beden yıllansa da ruh hep aynı ruh. Aynı çocuksu heyecan, aynı muzırlık... On sene önce yaşanan şeyler daha dün gibi... Yıllar geçtikçe anılar birbiri üzerine ekleniyor ama iş onlarca yıl önceki herhangi bir anıyı hatırlamaya gelince araya eklenen binlercesinin etkisi olmuyor, her şey hala dün yaşanmış gibi canlı...

Hafıza denen şey enteresan, insan hatırladığı sürece var aslında. Bir an için kim olduğunuzu, geçmişinizi, sevdiğiniz insanları, anılarınızı kafanızdan çıkarıp unutmayı deneyin. O zaman kim olduğunuzun, bu dünyada neden yer kapladığınızın ve varlığınızın hiçbir önemi kalmıyor. Sizi seven insanların var olması, dünya için -belki- önemli bir insan olmanız falan artık önemli değil o noktadan sonra, çünkü siz bunların hiçbirini hatırlamıyorsunuz.




Bu dünya üzerinde hayat ışıltısı her daim çok yüksek olmuş ve anılara önem veren bir insan, artık bazılarını hatırlamıyor veyahut karıştırıyor. Ciddi bir şey bu ve üzücü. İnsan her şeyini kaybetse de anılarını kaybetmemeli bence, onlar yok olmamalı. Bi Küçük Eylül Meselesi filminde bir replik vardı: "Ne olur hatırla beni çünkü o anılar sadece senin değil." Kaybedilenler bir kişinin değil ve bu daha da üzücü.

Yaşlanmak hep korkunç gelmiştir. Hayır, ölüm yaklaştığı için değil. Zaten insanın ne zaman öleceği de belli değil. Sadece insanın kendi bedeninin ruhunun isteklerini kısıtlıyor olması üzücü bir şey. Misal, koşmak istiyorsun, merdivenleri koşarak tırmanmak... Sevdiğin bir parkta saatlerce yürümek, üşümek, ıslanmak... Ama bedenin bunların hiçbirine artık izin vermiyor. 

Bundan daha kötüsü varsa o da hafızanın seni kısıtlıyor olması işte. Bedenin seni kısıtlasa da hafızan var olduğu sürece sen varsın, anılarınla, benliğinle, geçmişinle... Ama işte hafızan da seni bırakıp gidince, hiçbir şeyin önemi kalmıyor gibi. Gerisi koca bir boşluk. 

Sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şey bizim değil aslında, hayat garip.


Gürültü


İnsanoğlu sosyal bir varlık, ama hayatta en fazla sorunu yine iletişimsizlikten yaşıyoruz. Birbirimizle iletişim kurmaya çalışırken yaşadığımız çaresizce bir iletişimsizlik bu; yüzyıllardır çözemediğimiz. Hayatta bir iz bırakmak, anlaşılmak istiyoruz. Ama illa ki yanlış anlatıyoruz kendimizi, illa ki yanlış anlaşılıyoruz. Attila İlhan'ın dediği gibi:


An gelir,
Ömrünün hırsızıdır.
Her ölen pişman ölür.
Hep yanlış anlaşılmıştır,
Hayalleri yasaklanmış...

Kendimizi anlatmaya çalışırken karşımızdakini dinlemiyoruz. Çoğu zaman dinlediğimizi zannediyoruz ama aslında karşımızdakinin ne demek istediğini duymuyoruz. Kendimizce anlam çıkarmaya çalışıyoruz bir çok şeyden, doğru-yanlış siyah-beyaz olarak bakıyoruz her şeye. Gri tonları beynimizin en arkalarına atıp kendimizce yok etmişiz çoktan. Kulağımızdaki sesler anlamlı ifadeler olmaktan ziyade birer gürültü haline gelmişler tam da bu nedenlerle. 

Çok fazla gürültü var, duyamıyorum.



İnsan hiç empati yapmıyor bazen. Bazense gereğinden fazla empati yapıyor. Bazen hiç konuşmuyor, konuşmak istemiyor, sessizlik güzel şey. Bazen konuşuyor ama anlaşılacağından emin değil. Konuşmak, hatta bağırmak istiyor bazen ama anlatacak, anlayacak kimse yok. Dinlemek çoğunlukla güzel şey ama ya yanlış anlarsam korkusu var bazen. Bazen susuyor, yanlış anlatırsam diye. Bazen yanlış anlatıyor ama aslında anlatmak istediği şey doğru anlaşılıyor, hep öyle olsa ya. 

Cevaplar var sonra... Cevap verebildiklerimiz, veremediklerimiz, cevap beklediklerimiz, cevap aradıklarımız... Bazen sadece nasıl cevap vereceğini bilemediği için susuyor insan. Bu sessizlik en pişmanlık verici olanı.




top